24 Şubat 2012 - 13:10

Bismihî Teâlâ... Eskiden, "şâirler" şehir şehir dolaşır, okudukları şiirlerle halka hem bir "şiir şöleni" sunarlar, hem de çeşitli güncel konularda onları bilgilendirirlerdi.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Bir de "Kıssacı vâizler" vardı. Bunlar da, bol keseden attıkları hikâyelerle, konuşmalarını ayet ve hadislerle de süsleyerek, halkı dolduruşa getirirlerdi.

Yani, o günlerde medyanın iki ayağı vardı: Şâirler ve Kıssacı vâizler...

Şâirler, etkili hitâbet sanatıyla, halkın daha çok "milli" kahramanlık duygularını galeyana getirirken, kıssacılar ise "dini" duyguları hedef alıyor, okudukları ayet ve hadislerle, hayâlî "dinsel" anlatımlarla toplumu istenilen yere kanalize etmeye çalışıyorlardı.

"Azgın çete" reisi Muâviye, "Şam" topraklarında (Sıffîn1 bölgesinde) Emîr'ul-Mü'minîn Hz. Ali ile karşılaşmadan önce, bölgede Ali'ye karşı yoğun bir "kara propaganda" harekâtı başlatmıştı. Edebî yönü kuvvetli şâirleri ve "dinci" kıssacıları parayla satın alarak Hz. Ali'ye karşı seferber eden Muâviye, bu yolla Şam halkını gaza getirmeyi başarmıştı...

Muâviye'nin ordusunda; yapılan bu kara propagandalar sonucu, "Peygamber'in yolundan sapan, cinâyet zanlısı, Allah düşmanı" olan Ali'ye dersini vermek üzere savaşa katılan çok sayıda asker bulunuyordu! Şâirler ve kıssacı vâizler, Hz. Ali'yi öyle tanıtmışlardı!

Bizler böyle gariban, gerçekleri görme imkân ve kâbiliyetinden yoksun halkların uhrevî açıdan mazur olduklarını düşünmekle2 birlikte, kendileri için üzülüyor, onları "Medya savaşının kurbanları" olarak görüyoruz.

O gün verdiği büyük kayba rağmen, bölgeden zaferle ayrılan Şam ordusunun bu "zâhirî" kazanımında, Amr'ın olanca şeytanlıklarının yanında, kuşkusuz deminki medya grubunun da çok önemli katkıları olmuştu.

Târihî Şam toprakları, bu günlerde yeni bir "medya savaşına" sahne olmaktadır. Bu defa; bir yanda Büyük Şeytan ABD ve müttefikleri, öbür yanda ise İslâmî İRAN ve dostları arasında, kıran kırana sürdürülen bu medya savaşı, biz Müslümanları çok yakından ilgilendirmektedir. Zira BÜYÜK ŞEYTAN, bölgede yeniden işbaşındadır!

Büyük Şeytan ABD (ve onun kuyruğunun dibinden ayrılmayan müttefikleri), bölgedeki direniş aksını kırarak İsrail'i güvenceye almak; bundan da önemlisi, direnişin en büyük hâmîsi olan İran'ı dize getirmek için, onun bölgedeki en önemli stratejik müttefikini devirmeyi planlamakta; bunun için yoğun bir kara propaganda, dezenformasyon çalışması yürütmektedir.

Mevcut iktidar ve yeni kartelci "muhafazakâr" basın da, Büyük Şeytan'ın kirli işlerine alet olmakta, onların ürettiği yalan haberleri birebir buraya aktararak, halkımızı tezgâha getirmektedir.

Bizler, "zâlime karşı mazlumun yanında" durmayı her zaman görev bilen; ancak bu konuda yoğun haber kirliliği sonucu kafası karma karışık olduğundan duracağı yeri belirleyemeyen halkımızı, geç kalmış olmayalım diye, bir kez daha uyarmak istiyoruz:

Suriye, şimdilerde Büyük Şeytan ABD ile İslâmî İRA'ın bilek güreşine sahne oluyor. Basında, Büyük Şeytan'ın başını çektiği taraf, Suriye halkının demokrasi istediğini, ama buna direnen Esed'in kendi halkını hiç acımadan katlettiğini iddia ediyor. Buna karşılık İslâmî İran'ın öncülük ettiği taraf ise bunun tam aksini iddia ediyor ve Suriye'de işlenen katliam ve terör faaliyetlerini muhâlefete yüklüyor.

Şimdi bunlardan hangi taraf doğruyu söylüyor?

Bunun için onların sicillerine bakmak icap etmez mi? Şimdiye kadar ABD ne zaman dürüst oldu? Suriye halkına "demokrasi ve özgürlük" isteyen ABD ve ortakları, Suudi, Katar, Bahreyn... halkları için neden böyle bir şey düşünmez? Suriye, "Suriye'ye özgürlük" diyen kukla Arap rejimlerinden kat be kat daha özgür değil mi? Bunu hiç düşündük mü?

ABD şimdiye kadar kime ve nereye özgürlük götürmüş? Şam topraklarını özgürleştirmek, dünyada gittiği her yere kan ve gözyaşı götüren ABD'ye mi kalmış? ABD'nin demokrasiden anladığı, kendilerine kul köle olmaktır! Ötesi lâf ü güzaftır!

Ya komşumuz İran'ın; Rehber Seyyid Ali el-Hâmeneî'nin, Ahmedinejad'ın yalan söyledikleri nerede görülmüş? Kime ne kötülükleri dokunmuş? Hizbullâh liderinin, İsrail'e karşı savaşırken bile yalana, iftirâya tenezzül etmediğini ne çabuk unuttuk?

Haberciliğin anayasasını oluşturan, "Fâsığın biri size bir haber getirdiğinde derhal araştırın..." [Hucurât: 6] âyeti, bizleri hiç mi ilgilendirmiyor?

Eğer sizler İran'ı; ezcümle Rehber Hâmeneî'yi, Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ı ve Hizbullâh lideri Seyyid Hasan Nasrullâh'ı "fâsık"; buna karşılık ABD'yi, Batı'yı ve onlara uşaklıktan hiçbir vakit geri durmayan Katar ve Suudi şeyhlerini, "Arap Birliği" denen şeytânî yapılanmayı "daha dürüst" görüyorsanız...

Yine siz, İran haber kaynaklarına, el-Âlem, Press TV ve el-Menâr televizyonlarına karşı; el-Cezîre'yi, ABD'li ve BATI'lı haber ajanslarını ve bunlardan haber devşiren bizdeki malum medyayı "daha doğru" ve "daha inandırıcı" buluyorsanız;

Artık ne diyelim; sözün bittiği yere gelmişiz, demektir!

Bu durumda, hiç vakit kaybetmeden, bütün bunları bir yana bırakıp, öncelikle kendi kişilik ve Müslümanlığımızı sorgulamamız gerekir!

Suriye'de olan bitenlerin aslını gerçekten merak ediyor, doğruları öğrenmek istiyorsak; olaya bir de şuradan bakalım:

Suriye'de, gerek Esed rejimi, gerekse muhâlefet; olaylarda "taraf" konumunda. Yani biri davalı, öteki davacı. Hukukta, davalı yada davacı tarafın kendi "lehlerine" olan beyanları kâle alınmaz. O yüzden, hem Esed'in hem de muhâlefetin kendilerini aklayan, karşı tarafı suçlayan açıklamalarına itibar edemeyiz. Tamam!

Peki, kişinin kendi "aleyhine" olabilecek beyanları (ikrar) delil olabilir mi?

İşte hukuk buna, "Elbette!" cevabını verir.3

Bu hukukun en basit, en makul, en köklü ve tartışmasız ilkelerinden biridir.

Şimdi bir bakalım; tarafların -kendi aleyhlerine olabilecek- beyanları var mı, yok mu?

Şimdiye dek, Suriye rejiminin kendi aleyhlerine olabilecek, Müslümanların maslahatını hiçe sayacak, ABD'nin ve Siyonist rejimin çıkarlarını okşayacak bir beyanına şâhit olmadık. Şâhit olan varsa, lütfen bir adım öne çıksın!

Muhâlefete gelince; kendilerinin bu türden onlarca beyanına tanık olduk.

Muhâlefetin etkin fikir babalarından Şeyh Adnan Ar'ûr'un, Suud finanslı Visal televizyonunda yaptığı tüyler ürperten konuşmasına, burada yayınlanan "Suriye Olayında Doğru Duruş" başlıklı yazımızda değinmiştik.

Suriyeli "Müslüman Kardeşler" örgütü temsilcilerinden Me'mun el-Himsî de, Altınözü kampından yaptığı bir açıklamada, Suriyeli "Alevîleri yok etmekle" tehdit etmişti!

Suriye muhâlefetinin sözde liderliğini yapan Burhan Galyun'un, İran, Hizbullâh ve hattâ Hamas'la ilişkileri keseceğine dair "The Wall Street Journal"a verdiği röportaj, bizdeki muhâlefet hayranı çoğu "İslâmcı" yazar çizer takımını yerinden hoplatmıştı!

Geçtiğimiz yılın Haziran ayında, Suriye'nin Türkiye sınırına yakın Cisr eş-Şuğur kasabasında "120 polis ve asker" öldürülmüş, olay basında “Suriye’de İkinci Hama” başlıklarıyla sunulmuştu. Güyâ bu polis ve askerler, halka kurşun sıkmaktan çekindikleri için, bizzat Suriye rejimi tarafından hunharca öldürülmüşlerdi...

Suriye ordusundan kaçarak Türkiye'ye sığınan ve geçen Ağustos ayında, aralarına MİT'in de karıştığı bir operasyonla Suriye'ye teslim edilen, sözde "Özgür Suriye Ordusu"nun kurucusu ve lideri olan Albay Hüseyin Hermûş’un "söz konusu katliamı üstlenen" açıklaması ile, zaten "bilmekte olduğumuz" bir gerçek daha gün ışığına çıkmıştı! (Bilindiği gibi, esasen o günlerde henüz Yarbay rütbesi taşıyan Hermûş, gerçekleştirdiği bu katliamın ardından, Şeyh Adnan Ar'ûr tarafından Albay'lığa terfi edilmişti!)

Malum "kartelci" ama aynı zamanda "muhafazakâr" olan medya, buna rağmen inadını sürdürmekte ve bütün ahlâkî değerleri ayaklar altına alarak, okurlarını aldatmaya devam edebilmektedir: "Albay Hermûş, kendisine bağlı 120 polis ve asker öldürüldükten sonra Türkiye'ye sığınmıştı."

"el-Kâide" örgütünün ve onlarla aynı kaptan su içen tekfirci Selefîlerin, ta başından beri Suriye'de cirit attıklarını, hep söyleyip durduk. Nihâyet, örgütün yeni lideri Eymen ez-Zavâhirî'ye ait -bizi doğrulayan- bir ses kaydı geçenlerde internete düştü!

Bütün bu gerçekler, ne yazık ki, halkımızdan ustalıkla gizlendi! Bizdeki "malum" medya, sundukları yalan haberlerin yanında, "tarafsızlık" adı altında, halkımızı bunlardan da haberdar edebilseydi, Suriye muhâlefetinin "malum" rengi çoktan ortaya çıkardı!

Daha geçtiğimiz günlerde, BM Güvenlik Konseyi'nde Suriye ile ilgili karar tartışılırken, el-Cezîre Televizyonu müthiş bir yaygara kopardı: Kanala göre Suriye ordusu, aklını zeytin ekmekle yemiş olacak ki, tam da Konsey'in kendileriyle ilgili durumu görüşeceği günün arifesinde, Humus kentini bombalayarak 400'e yakın sivili katletmişti!

el-Cezîre kaynaklı bu haberi, küresel medya organları anında okuyucularına duyurmuş, dünyada yer yerinden oynamıştı... Dışişleri Bakanı Davutoğlu "Katliamlar sürerse, bütün Suriyelileri ülkemizde ağırlamaya hazırız!" mealli sözlerini, bunun üzerine söylemişti.

Ertesi gün, bu haberi veren el-Cezîre geri adım atmadı. Ama çeşitli dış ve iç basında bu rakam çoktan abartılı bulunmuş olmalı ki; anında 50'lere kadar çekilmişti! Üstelik bu son rakam da, "iki tarafın" ortak kaybı olarak veriliyordu!

Bu arada, eski "kıssacı vâizlerin" yerine oturan şimdiki "dinci" medyada, İran'a, Hizbullâh'a ve onların üzerinden Şiî Müslümanlara karşı yoğun bir linç kampanyası başlatıldığını görmekteyiz. İran ve Hizbullâh'ın Suriye meselesine "direniş" ekseninde baktığı ve mezhebî hiçbir takıntılarının olmadığı apaçıkken; 2006'da -İsrail'e asla unutamayacağı bir ders verdiği için- Hizbullâh'ı göklere çıkaranlar, şimdi onlara acımasızca saldırıyor!

Öte yandan aynı medya, ta başından beri İran ve Hizbullâh ile birlikte, Suriye rejimine desteğini sürdüren (o yüzden, bu hattan koparmak için kapalı kapılar ardında yoğun baskılara maruz kalan) "Hamas" aleyhinde tek haber yapmıyor!!!

Neden peki? Bunun tek cevabı var: Hamas "Sünnî" de ondan!

Bu ne ahlâksız, bu ne insafsız tutumdur! İran'ı ve Hizbullâh'ı, aylardır "mezhepçilikle" suçlayıp topa tutanların asıl bu yaptıkları, apaçık bir "mezhep ayrımcılığı" değil midir?

Bunlar, yerine göre Kur'ân'dan âyetler okumayı da ihmal etmiyorlar! Beyler! "Büyük Şeytan" ABD ile birlikte hareket edenlerin, Kur'ân'dan okuyacağı âyet yoktur!

Sonuçta, gerçekten iyi niyetli, sağduyulu ve meraklı kardeşlerimizin Suriye meselesinde kimlere güvenebileceği ve hangi tarafta durması gerektiği, çok açık aslında!

Ama isteyen, istediği yoldan gidebilir. Tabii uhrevî sonucuna katlanmak şartıyla...

Yâ rabbî! Bizlere akıl, fikir ver, gönlümüzü aç! Gözlerimize çekilen perdeleri kaldırmamıza yardım et. Yardım et ki, bölgemizde dönen dolapları bütün çıplaklığıyla görebilelim.

Yâ rabbî! Hak olanı "hak", bâtıl olanı da "bâtıl" olarak görmemizi sağla! Elimizden tutuver! Bizi "irili ufaklı" hiçbir şeytanın tuzağına düşürme!

Yâ rabbî! İslâm düşmanı kâfirlere ve yandaşlarına fırsat verme! Onların tuzaklarını kendi başlarına geçir! Onların başlarına öyle belâlar gönder ki, bizimle uğraşamasınlar!

Yâ rabbî! Dünya mazlumlarını kana ve göz yaşına mahkûm eden gözü dönmüş zâlimleri kahret! Onları birbirlerine düşür! Ve bizleri aralarından sağ sâlim ve kazançlı çıkar!

Yâ rabbî! Emperyalist güçlerin yok etmeyi amaçladıkları aziz dinini tutup ayağa kaldırma mücâdelesi veren yiğitlerimizi koru! Senin için, senin yoluna sunacağımız kurbanlarımızı kabul buyur! Yolumuzu onların kanlarıyla bereketlendir! (ÂMÎN)

Vesselâm...

Abdulkadir Çuhacıoğlu

-----------------------------

1– Sıffîn, Sûriye’de, Raqqa'ya çok yakın bir yerde, Fırat nehrinin batı yakasında geniş bir alanın adıdır.

2– Bu ve benzeri konularda, gariban "mustaz'af" halkın uhrevî durumu hakkında detaylı bilgi için, çok yakında basılacak olan "Şîa ve İmâmet / Şîa, İmâmete İnanmayan Herkesi Tekfir Mi Ediyor?" adlı çalışmamıza bakabilirsiniz.

3– bk. İbn Abdilberr, el-Kâfî: s. 457; İbn Hazm, el-Muhallâ: VIII, 250; es-Serahsî, el-Mebsût: XVII, 184; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb: III, 470; el-Mavsılî, el-İhtiyâr: II, 127; İbn Qudâme, el-Muğnî: V, 109; el-Qarâfî, ez-Zehîra: IX, 257; İbn'ün-Neccâr, Şerh'ul-Müntehâ: XI, 509; İbn Hacer el-Heytemî, Tuhfet'ül-Muhtâc: V, 354; Bilmen, Ö. Nasuhi, Hukukı İslamiyye: VIII, 37 vd.

Ebû Ca'fer et-Tûsî, el-Hılâf: III, 359 vd.; İbn İdrîs el-Hıllî, es-Serâir: II, 498 vd; İmam el-Humeynî, Tahrîr'ul-Vesîle: II, 49 vd.

(Fıkıh kitaplarının "İqrâr" bahislerine bk.)